Kekik kokularının iyot kokusuna karıştığı havayı derin derin ciğerlerimize çekerek tırmanıyoruz granit kayaları. 150 metrelik zirveye vardığımızda muhteşem bir manzara bizi karşılıyor. Körfeziyle Sığacık, güneyde Doğanbey burnuna kadar bütün bir sahil şeridi ve elbette yekpare Seferihisar ovası zümrütten bir halı gibi uzanıyor ayaklarımızın altında. Bu benim gizli formülümdür. Gideceğim yerin çevresinde tırmanması çok zor olmayacak tepeleri gözüme kestirir ve zirvede de ödülümü alırım. İnsan bunu aşağıdan hissedemez.
Karşıdan çok yayvan ve basit görünen bir yüksekliÄŸin bu kadar dramatik bir görüş açısı saÄŸlayacağını düşünemez. Ama iÅŸte her seferinde iÅŸe yarar. Sığacık bize fırtınayla merhaba dedi. Hem de ne fırtına. Bir an için “rüzgar santralini Alaçatı’ya deÄŸil buraya kursalarmış”diye içimden geçirmedim deÄŸil. Kurulmasından bu yana çok fazla geliÅŸmemiÅŸ olmasının bir sebebi de bu fırtınalar olabilir mi? Bu düşüncelerle Piri Reis’in emriyle yaptırılan kale içini keÅŸfe koyulduk. İşte her ÅŸeyiyle Türk kültürünü yansıtan bir kale. ÇeÅŸme ve Çandarlı kalelerinden çok farklı. Çünkü içinde hayat var! Beyaz badanalı evlerinden ÅŸen kahkahalar yükseliyor, daracık sokaklarını çocuklar ÅŸenlendiriyor. Bir de beÅŸ yüz yıllık ÅŸirin mi ÅŸirin bir camisi var.
Piri Reis’in, Barbaros Hayrettin’in secde ettiÄŸi yerde namaz kılmak insana nasıl huÅŸu vermez. Kasabanın ismi bakkalıyla, manavıyla, berberiyle bu kaleye sığdığından kaynaklanıyordur kim bilir? Åžurası bir gerçek ki, hayatla mekan ve kale iç içe geçmiÅŸ Sığacıkta. Dış mahalle evlerinin kale duvarları üzerinde yükselmesi bunun en açık ispatı. KeÅŸif turumuzu kahvede yorgunluk çayı içerek noktaladık. Bahçede, hararetli yaz günlerinde gölge yapması için sazdan örülmüş tavanın altında iki yaÅŸlı dama oynuyor, bir kaçı da onu seyrediyordu. içerde, turuncu duvarlar arasında yine çene çalan ve kağıt oynayan yaÅŸlılar… Gençler çalışıyordu elbette, her Anadolu kasabasında olduÄŸu gibi. Kimi teknesini onarıyor, kimi aÄŸları onarıyor kimi de bir sonra ki ava hazırlık yapıyordu. Fırtınanın etkisini içimizi ısıtan çayla savıp tekrar koyulduk yola. Sığacık yavaÅŸ yavaÅŸ yazlıkçı yaÄŸmasına yenik düşmeye baÅŸlayan Akkum, Ekmeksiz gibi çok güzel koylara sahip. Su her zamanki gibi berrak, mayıs başı itibariyle tek tük sörf yapanlar dışında plajlar boÅŸ.
Bir yol tutturup bize ne tür sürprizler hazırlayacağını denedik. Çoğu zaman 1/250.000 lik haritalar bile arzu edilen yeri bulmada yetersiz kalıyor. Yol güzel bir çam ormanın içinden kıvrıla kıvrıla düzlüğe indi. Bozuldukça bozuldu. Endişelenmeye başladığımız ve geri dönmeyi düşündüğümüz bir sırada Teos antik kentinin yanında son buldu. Ne bir levha, ne açıklama, ne de koruma. Binlerce yıllık sütunlar uykularından asla uyanmayacaklarmışçasına bir tarlanın ortasında öylesine uzanmış yatıyor. Çevrenin olağanüstü güzelliği, gelincikler ve zeytin ağaçlarının insana ferahlık veren görüntüsü olmasa arazinin lanetlenmiş bir yer olmasına hükmedebilirsiniz.
ÇoÄŸu antik kent gibi Teos da bir kıyı kolonisi olduÄŸundan yakınlarda olması gereken denizi arıyoruz. Çiçek denizini andıran çayırların ortasından geçerek kısa süre sonra maviliÄŸi yakalıyoruz. Burası Sığacık’ın tam güneyinde Seferihisar’ın içme suyunu saÄŸlayan çayın denizle birleÅŸtiÄŸi nokta. Kıyıda bir turist umarsızca güneÅŸleniyor. Burayı nasıl bulmuÅŸ belli deÄŸil. Ama manzaranın keyfine vardığı her halinden belli.